Depresyon: Moleküler Mekanizmalardan Tedaviye

İnsan ömrü, iniş ve çıkışları ile denge halinde olan; sağlıklı şartlar altında hiçbir duygunun kalıcı olmadığı bir süreçtir. Günlük hayatımızda, geçmişimizde ya da planladığımız gelecekte huzuru, kaygıları, korkuları ve sevinçleri farklı zaman dilimlerinde deneyimleriz. Fakat bazen, bu deneyimler sonucunda bizlere eşlik eden duygular denge konumundan uzaklaşarak sağlıklı olmayan süreçleri tetikleyebilir.

Duygudurum bozukluğu olarak ele alınan terim, bu dengenin kaybını ifade eder. Depresyon, dünyada oldukça yaygın olan duygudurum bozukluklarının en bilindik örneklerindendir. Geçmiş travmalar, deneyimlenen büyük kayıplar ya da tamamen biyolojik sistemlerden kaynaklı depresyon, kendi bünyesinde bazı kategorilere ayrılır. Etken sebeplerin farklılığı ile ortaya çıkan çeşitlilik dolayısıyla, farklı kişilerde ortaya çıkan semptomlar farklılık gösterebilir. Temel bilimlerin ilgilendiği her hastalık grubu, her ne kadar tek bir isim altında kategorilendirilse de, her birey için farklılık gösteren mekanizmalara sahiptir. Son yıllarda kişiye özel ilaç tasarımı bu gerçek doğrultusunda ortaya çıkmıştır.

Depresyonun bilindik semptomlarını çoğunlukla mutsuzluk, uyku düzeninde bozulma, özgüven eksikliği, diyetin bozulması, kendini değersiz hissetme ve gündelik yaşamda yapılan aktivitelerden keyif alamama olarak sıralayabiliriz.

Depresyon günümüzde pek çok insanın kulak aşinalığına sahip olduğu bir terimdir. Nöroanatomiden alternatif terapi yöntemlerine kadar depresyon oldukça geniş yelpazede incelenmiş ve ortaya karmaşık bir mekanizma çıkmıştır.

1. Depresyonun Nöroanatomisi

Depresyon birçok beyin bölgesinin etkilendiği bir olaydır. Hastalık sürecinde, hedef beyin bölgelerindeki değişiklikler manyetik rezonans görüntüleme (MRI) ve pozitron emisyon tomografi (PET) gibi görüntüleme teknikleri ile takip edilebilir.

Prefrontal korteks, amigdala ve hipokampus; depresyon mekanizmasında öne çıkan beyin bölgelerindendir. Yapılan bazı beyin görüntüleme çalışmalarıyla, depresyonlu hastalarda prefrontal kortekste yüksek oranda hacim azalması görülürken, yine bu bölgede ve limbik sistem fonksiyonlarinda anormallikler saptanmıştır.

Öğrenme ve hafıza kavramlarının düzenlenmesinde büyük bir role sahip olan hipokampus, depresyon ile en çok ilişkilendirilen beyin bölgelerindendir. Yapılan çalışmalar hipokampusta ortaya çıkan işlevsel aksaklıkların depresyonun gelişiminde oldukça büyük rol oynadığını göstermektedir.

2. Depresyonun Nörobiyolojisi

Depresyonun nörobiyolojisinde birçok yolak etkileşim halindedir. İnsan vücudunun beyinle iletişimini sağlayan bu moleküler yolaklar çeşitli kimyasallar ve moleküller yardımıyla birbiriyle de iletişim halindedirler. Bu iletişimin temel amacı, beynin ve beyin hücrelerinin iç dengesini sağlamasıdır, böylece sistemin sağlık bir şekilde işlevini yerine getirebilecektir.

Araştırmalara göre hastalık temelinde yatan ana sebeplerden bir tanesi, merkezi sinir sisteminin esnekliğini kaybetmesidir. Esneklik, sinir sisteminin çevreye olan adaptasyon sürecini hızlandırır. Yeni hücre oluşumu ve kontrollü hücre ölümü gibi önemli sistemsel aktiviteler bu süreci destekler. Moleküler sinyal yolaklarında meydana gelen sorunlar, esnekliğin sağlanmasını engelleyerek beyindeki normal sürecin zarar görmesine ve sinir sisteminde sağlıklı olmayan değişikliklere sebep olur. İşte depresyon, bu yolakların zarar görmesindeki etkenlerden birisidir.

Depresyonun nörobiyolojisi üzerine bazı hipotezler geliştirilmiştir. Onlardan bir tanesi monoamin hipotezidir. Bu hipoteze göre, sinir hücreleri arasındaki iletişimi sağlayan monoamin bazlı dopamin, serotonin gibi nörotransmiterler yeterince sentezlenemez ve salgılanamazsa depresyon ortaya çıkar. Antidepresanlar monoaminlerin salınımını arttırıcı ya da yıkımını yavaşlatıcı yönde etki eder.

Bir diğer hipotez ise beyin kaynaklı nörotrofik faktörü (BDNF) işaret eder. Bu protein sinir sisteminin esnekliğini korumasında önemli rol oynamaktadır. Hipokampus bahsi geçen proteinin en fazla bulunduğu beyin bölgelerinden birisidir ve bu durum bu bölgenin öğrenme, hafıza gibi bilişsel işlevlere sahip olduğu düşünülürse hiç şaşırtıcı değildir. Bu bilgiler ışığında gerçekleştirilen bazı araştırmalar, özellikle hipokampusta meydana gelen BDNF ifadesindeki azalışın depresif davranışlarla sonuçlandığını göstermektedir. Aynı araştırmalarda, antidepresanlar yardımıyla BDNF ifadesinin artışının hipokampustaki hücre iletişimi olumlu yönde etkilediği kanıtlanmıştır. Ayrıca farklı çalışmalar stresin hipokampustaki BDNF sentezini yavaşlattığını da göstermektedir, bu durum stresin neden depresyona yol açtığını açıklamaktadır.

Bu iki mekanizmaya ek olarak, nöroendokrinolojik mekanizmalar önemli bir çalışma konusudur. Bu mekanizmayla yakında ilişkili olan nöroinflammasyon da depresyonun en önemli etkenlerinden birisi olarak kabul görmektedir. Basitçe özetlemek gerekirse, merkezi sinir sisteminde birçok etmene bağlı olarak ortaya çıkan inflammasyon (yangı) nöroendrokrinolojik yolakları etkilemekte, etkilenen yolaklar beyin hücrelerinin iç dengesini bozarak anormal davranışlar sergilemelerine neden olmaktadır. Bu davranışlar da doğrudan veya dolaylı yoldan depresyonun sebebidir.

3. Depresyonun Genetiği

Depresyon özellikle genç yaşlarda ortaya çıktığından, yapılan çalışmalar sonucu elde edilen veriler genetik yatkınlığa işaret etmektedir. İkiz çalışmalarıyla alınan sonuçlar, depresyonun yaklaşık olarak %37 oranında kalıtımsal olduğunu göstermiştir. Bununla birlikte hastalığın genetiğinde hedef haline gelmiş belirli genler mevcuttur. Bu genlerden bazıları, tirozin hidroksilaz ve serotoninin iletilimesinde rol alan SLC6A4 geni olarak sayılabilir. Bunlar ve diğer potansiyel genler, bahsettiğmiz nörobiyolojik yolaklarla doğrudan ilişkilidir ve ilaç geliştiricileri tarafından hedef olarak belirlenmektedirler.

4. Depresyon ve Psikoterapi

Çağımızda ilaç tedavisi destek olarak pek çok terapiye sahibiz. Hastalık sürecinin kolaylaştırılması için, uygulanan ilaç tedavisine destek olarak psikoterapi mümkündür. Çok ağır olmayan vakalarda ise sadece psikoterapiyle tedavi gerçekleştirilebilmektedir. Psikoterapistlere göre hastalığın tedavisi, olumsuz olayların beynimizde yarattığı düşüncelerin, olumlu düşüncelere dönüştürülmesiyle mümkündür. Bilişsel davranışçı terapi bunu sağlamaktadır. Bu terapi yönteminde, davranışsal terapi ve bilişsel terapi birlikte uygulanır. Davranışsal terapi basitçe travmatik olayların davranışsal dışavurumuna odaklanırken bilişsel terapi, beyindeki düşüncelere olan etkisini incelemektedir.

Psikolojik bir bozukluk olarak kabul edilen depresyon karmaşık bir patolojiye sahiptir. Bu derece karmaşık olan bu bozukluğu ancak birden fazla bilimsel alanın işbirliği ile tedavi edilebilir.

Yazan: Tansu Bilge Köse

Düzenleyen: Meriç Öztürk

***

Kaynaklar ve ileri okuma:

Makale Nature

Makale International Journal of Molecular Science

Makale Science

Makale British Medical Bulletin

Makale The British Psychology Society 

Beyin Görüntüleme Yoluyla Üç Depresyon Türü Keşfedildi

Anasayfamızdan daha fazla sinirbilim yazısına ulaşabilir, bize NöroBlog Podcast ya da NöroBlog YouTube kanalı üzerinden de erişebilirsiniz.