Genlerimiz Davranışlarımızı Nasıl Şekillendiriyor?

Tüm davranışlarımızı yöneten ebeveynlerimizden aldığımız genetik miras mı? Mesele biraz karmaşık.

Ressam Andries van Bochoven ve ailesinin portresi (Andries van Bochoven 1629 / Wikimedia Commons)

Psikolojik özelliklerimizin çoğu doğuştan geliyor.

İkizlerle, aileler üzerinde ve toplum genelinde yapılan çalışmalarda kanıtlandığı üzere; zeka, cinsellik veya psikiyatrik bozukluk riski gibi hususların yanı sıra, her türlü kişilik özelliği fazlasıyla kalıtsal nitelik taşıyor. Daha açık ifade etmek gerekirse; IQ skorları ve kişilik ölçütleri gibi toplumsal çapta değerler kişiler arasındaki genetik farklılıklara atfedilebilir. Yani, hayatlarımız kesinlikle boş bir sayfada başlamıyor.

Peki, genetik mirasımız psikolojik özelliklerimizi tam olarak nasıl etkiliyor?

Zihinlerimizle moleküller arasında doğrudan bir bağlantı mı var? Çeşitli bilişsel fonksiyonların altında yatan spesifik genetik ve sinirsel modüller mi var? “Zeka geni”, dışadönüklük geni veya şizofreni geni bulduğumuzu söylemek tam olarak neyi ifade ediyor? Bu sıklıkla kullanılan “bir şeyin geni” tanımı, söz konusu genin özel bir görevi olduğunu, “bir şeye” sebep olduğunu anlatan talihsiz bir ifade. Aslında konu tam olarak böyle değil. Bu karışıklık “gen” kelimesinin taşıdığı iki çok farklı anlamın birleştirilmesinden kaynaklanıyor.

Moleküler biyoloji perspektifinden bakıldığında gen, DNA’nın spesifik bir proteini kodlayan kısmı. Yani, kanda oksijen taşıyan hemoglobin proteini için bir gen var veya kan şekerimizi düzenleyen insülin için başka bir gen; metabolik enzimler, nörotransmiter reseptörler ve antikorlar için de farklı genler var vs. Bu şekilde tanımlanmış yaklaşık 20 bin gen taşıyoruz. Bu genlerin amacını da, söz konusu proteinleri eşleştirdiğimiz hücresel veya fizyolojik işlevlere bağlamak doğru bir düşünce oluyor.

Ancak kalıtsallık açısından bakıldığında gen, atadan döle aktarılan belirli özellik veya durumla ilişkili fiziksel bir birim. Örneğin, orak hücre anemisi için bir gen olması, bu hastalığın aile içerisinde aktarılmasını açıklıyor.

Gen konusunda bu iki farklı kavramı bağlayan kilit nokta ise varyasyon; şöyle ki, orak hücre anemisi “geni” aslında sadece bir mutasyon ve hemoglobini kodlayan DNA zincirinde bir değişiklikten ibaret. Bu mutasyonun bir amacı yok, yalnızca bir etkisi var.

Bu durumda; zeka genlerinden bahsettiğimizde, aslında, genetik varyantların zekada değişikliklere sebep olduğunu ifade ediyoruz. Söz konusu etkiler de, doğrudan olmayan birçok şekilde gerçekleşebilir. Ancak, hepimiz bir insan bedeni ve beyni oluşturacak şekilde planlanmış aynı insan genomunu paylaşıyoruz. Sonuçta genel insan doğasını ortaya koyacak şekilde tasarlanmışsa da, bu plan içerisindeki genetik varyasyonlar, tıpkı DNA her yeni sperm veya yumurta hücresi yapmak üzere kodlandığında oluşan hatalar gibi, kaçınılmaz şekilde ortaya çıkmaktadır. Bu şekilde biriken ufak genetik varyasyonlar, beynimizin nasıl gelişeceğini ve çalışacağını etkileyen bir varyasyona, bu da, en nihayetinde bireysel doğamızı etkileyen varyasyona sebep olmaktadır.

Bu mecazi bir ifade değildir. Beynimizde genetik varyasyonun etkilerini doğrudan görebiliriz. Nörogörüntüleme teknolojileri; serebral kortekste işlevsel olarak belirlenmiş alanlar da dahil, beynin çeşitli kısımlarında, büyük çaplı kişiye özgü farklılıkları ortaya koymuştur. Bu alanların dağılımı ve nasıl bağlandığı, ayrıca farklı koşullar altında hangi yolaklarla aktive olduğu ve birbiriyle haberleştiği de ortaya konmuştur. Bu parametrelerin bazıları kısmen bazıları ise yüksek oranda kalıtsal niteliktedir.

Sinirsel özellikler ile psikolojik özellikler arasındaki bu tür bir ilişki basit olmaktan çok uzaktır. Beynin yapısına -ya da işlevlerine- ait izole parametreler ile spesifik davranışsal özellikler arasındaki korelasyon uzun zamandır araştırılmakta ve olumlu sonuçlar gösteren çok sayıda yayın bulunmaktadır. Ancak bunların büyük kısmı henüz ileri ve ayrıntılı incelemeye alınmamıştır.

Aslında, beynin o kadar da modüler bir yapı olmadığı; çok spesifik bilişsel işlevlerin bile basit biçimde belirli izole alanlarla değil, beynin alt sistemleriyle bağlantılı olduğu anlaşılmıştır. Stabil psikolojik özellikler şeklinde nitelendirdiğimiz, yüksek seviyeli özellikler de, yine sadece spesifik alt sistemlerin işleyişine bağlı olmayıp, tüm bu sistemlerin arasındaki etkileşmelerden ortaya çıkmaktadır.

Örneğin zeka, herhangi sınırlı bir beyin parametresine bağlı olmayıp; tüm beynin büyüklüğü ile ak maddenin bağlantısallığı ve beynin iletişim ağının etkinliği gibi daha geniş ölçekli parametrelerle ilişkilidir. Düşünme işlevini beynin tek bir noktası ile gerçekleştirmiyoruz. Zeka da tek bir bileşene bağlı değil, çok farklı bileşenler arasındaki etkileşimlerin bir yansıması. Bunu bir aracın motor gücü veya fren kabiliyeti yerine, genel performansı gibi de düşünebiliriz.

Bu kesin tanımlanmış birimlerin olmayışı durumu aslında genetik seviyede de geçerli. Toplumda yaygın çok sayıda genetik değişkenin bulunuyor oluşu da bugün zeka ile ilişkilendirilmekte. Bu değişkenlerin tek başına ufak etkileri olsa da, çalışılan popülasyonun zekasında toplu olarak değerlendirildiğinde %10’luk varyasyondan sorumlular. Bu genetik değişkenlerden etkilenen genlerin önemli bir kısmı beynin gelişiminde işlevi olan proteinleri kodluyor. Zekanın belirli nörotransmiter yolaklarına, nöronların metabolik etkinliğine veya bazı başka doğrudan moleküler parametreye bağlı olduğu ortaya çıkabilirdi. Bunun yerine zekanın beynin genel olarak ne ne kadar düzgün yapılandığına bağlı olduğunu görüyoruz.

Genetik varyasyonların diğer bilişsel ve davranışsal özellikler üzerindeki etkileri, benzer biçimde, dolaylı ve devingen. Onlar da, aynı şekilde çok spesifik değil. Sinirsel gelişimin aşamalarını yöneten genlerin büyük çoğunluğu, beynin farklı bölgelerinde farklı hücresel süreçlere dahil olacak şekilde, aynı anda birkaç görevi yerine getiriyor. Buna ek olarak; hücresel sistemler birbirinden oldukça bağımsız işlediği için, herhangi bir hücresel işleyiş doğrudan olmasa da, farklı işlevleri olan başka proteinler tarafından da etkileniyor. Bu nedenle, tek bir genetik değişkenin etkisi, beynin sadece bir bölgesi veya bir psikolojik özellikle sınırlandırılabilir değildir.

Tüm bunların anlamı şu; bir genetik değişkenin, tek bir psikolojik özelliği ve bu bilişsel işleve ait varsayımsal moleküler temele etkisini doğrudan gösterecek şekilde keşfedilmesini bekleyemeyiz. Aslında zaten, bilişsel fonksiyonlar veya zihinsel durumlar sinirsel temellidir, moleküler temelli olduğunu düşünmek hatalıdır.

Genotiplerimiz ve psikolojik özelliklerimiz arasındaki ilişki çok önemli olsa da, oldukça dolaylı ve devingendir. Bu ilişki, binlerce genetik değişken arasındaki etkileşmelere bağlıdır. Toplu halde psikolojimizdeki değişikliklerin temeli olan yüksek seviyeli bilişsel ve davranışsal işlevleri etkileyecek gelişimin karmaşık süreçlerinde oluşup, en nihayetinde beynin yapısı ve işlevlerine dair çok sayıda parametrede varyasyonlara sebep olmaktadır.

İşte bu şekilde! Doğa, hiçbir koşul altında, işleri bizim için basitleştirmiyor. Kara kutunun kapağını açarken içinde düzenli bir şekilde yerleşmiş daha küçük kara kutular görmeyi beklememeliyiz, orada sadece daha çok karmaşa var.

Çeviren: Elif Süzmeçelik
Düzenleyen: Onur Arpat

Kevin J. Mitchell tarafından yazılan yazı ilk olarak 30 Kasım 2018 tarihinde Aeon‘da yayınlanmış olup NöroBlog’un Aeon’dan aldığı kullanım izniyle Türkçeleştirilerek yayınlanmıştır. Bold yazılan yerler çeviri editörü tarafından yapılan vurgulardır.

NöroBlog’u Patreon üzerinden desteklemek için: patreon.com/NoroBlog

Stres Zihnimizin Kötü Haberleri İşleme Becerisini Artırıyor

Anasayfamızdan daha fazla sinirbilim yazısına ulaşabilir, podcast ve videolarımıza erişebilirsiniz.