Nöroetik Nedir?

2018 yılının Kasım ayında bilim dünyası Çinli bilim adamı He Jiankui’nin verdiği bir haber ile adeta sarsıldı. Jiankui ve ekibi CRISPR adı verilen genetik düzenleme teknolojisiyle doğumdan önce ikiz bebeklerin genlerini düzenlendiklerini iddia ediyorlardı. Bu düzenleme ile ikiz bebekler HIV’e karşı doğuştan bağışıklık geliştirmiş halde doğacaklardı. Jiankui’nin yapmış olduğu açıklama bir fırtına etkisi göstererek dünyanın dört bir yanından yükselen etik tartışmaların alevlenmesine neden oldu. CRISPR bebekleri olarak adlandırılan ikizler üzerinde gerçekleştirilen bu çalışmanın oluşturduğu tartışma ortamı Jiankui’nin işinden olmasına, Çin Hükümetinin olayı soruşturmasına bazı ülkelerde gen düzenleme çalışmalarıyla ilgili kısıtlamalara gidilmesi gerektiğine dair söylemlerin doğmasına yol açtı. Oysa bu sansasyonel olayın göz ardı edilen bir başka boyutu daha vardı.

Jiankui ve ekibi CRISPR tekniği ile ikizleri HIV’e bağışıklı hale getirme çalışmasını embriyolardaki CCR5 genini silerek gerçekleştirmişlerdi. Daha önceden yapılan araştırmalar HIV’nin insan vücuduna yerleşebilmek için CCR5 geninden faydalandığı yönünde bulgular ortaya koymuştu. CCR5’in ortadan kaldırılması doğal olarak HIV’nin insan vücuduna girmesini zorlaştıracaktı. Ancak CCR5’in silinmesi yalnızca HIV virüsüne karşı doğal bir direnç sağlamıyor, bunun yanı sıra bilişsel becerilerin de gelişmesine olanak tanıyordu. California Üniversitesi, Los Angeles’dan Alcino J. Silva ve ekibinin yaptığı çalışmalarda CCR5 geni silinen farelerin daha zeki davranışlar sergilediği, HIV hastaları için kullanılan Maravirok adlı bir ilaç ile CCR5 geni bloke edilen felçli insanlarda ise bilişsel kapasitenin arttığı ve diğer hastalara göre daha çabuk iyileştikleri gözlenmişti. Yani CCR5 geninin silinmesi/bloke edilmesi aynı zamanda bilişsel kapasiteyi de olumlu yönde etkileyebiliyordu. Fakat Jiankui ve ekibinin yarattıkları “CRISPR bebekleriyle” ilgili tartışmalarda olayın nöroetik tarafından neredeyse hiç bahsedilmedi. Biyoetik yönündeki tartışmalar nöroetik tartışmalarının gündeme gelmesini gölgeledi.

Peki henüz emekleme safhasında sayılabilecek nöroetik tam olarak nedir ve neleri kapsamaktadır? 2006 yılında kurulan Uluslararası Nöroetik Topluluğu’na göre nöroetik temel olarak sinirbilimin, insanın kendini anlama, etik ve politika üzerindeki etkilerini inceleyen bir alanıdır. Genel olarak sinirbilim içerisinde yer alan çalışmaların etik boyutunu incelemektedir. Örneğin insan hafızasını ve bilişsel kapasitesini sınırlayan bir nörotoksinin geliştirilmesi doğrudan doğruya nöroetiğin tartışma alanı içine girmektedir. Sinirbilimde yapılan araştırmaların “bilimsel ahlaki sınırlarının” değerlendirildiği bir alan da denilebilir. 

Aslına bakılırsa nöroetik tartışmalarının yeni olmadığını söylemek mümkündür. Özellikle beyin ölümü, bitkisel hayat gibi kavramların etrafında dönen yaşam hakkı tartışmaları başlı başına nöroetiğin içerisinde yer almaktadır. Bunlardan belki de en bilineni, geçmişte ABD ve dünya gündemini uzun süre meşgul etmiş olan Terri Schiavo vakasıdır.

1990 yılında evinde kalp krizi geçiren 26 yaşındaki Terri Schiavo uzun süren çabalar sonucunda hayata geri döndürülebilmiş ancak sonrasında beynin uzun süre oksijensiz kalmasından dolayı komaya girmişti. Yaklaşık 2 senenin sonunda Schiavo, denenen hiç bir tedavi yaklaşımına yanıt vermedi. Bunun üzerine Schiavo’nun kocası beslenme tüpünün çıkarılması için imza toplamaya başladı. Schiavo’nun kocasının bu tutumu karşısında genç kadının anne ve babası da beslenme tüpünün çıkartılmaması yönünde girişimlerde bulundu.

ABD gündemini uzun süre meşgul eden Schiavo vakasında aslında ortada dolaşan tartışmaların kaynağında nörohukuk ve nöroetik bulunmaktaydı. Toplumun aklını kurcalayan yegâne soru “bir kişinin bilinçli olup olmadığına nasıl karar verilebileceğiydi”. Dahası bu kararın verilmesinde hangi yöntem ve metotların kullanılacağı da belirsizdi. Schiavo davası toplamda 14 kez temyize gidilmesi, defalarca düzenlenen kampanyalar ve siyasi tartışmalar eşliğinde beslenme tüpünün çıkartılması ile birlikte 31 Mart 2005 tarihinde –artık 41 yaşında olan– Schiavo’nın ölümü ile son buldu. Bu vakanın tartışmaları, benzer vakalar yaşandığında hala devam ettirilmekte ve verilen kararın her iki boyutu da bitmek bilmeyen tartışmalar içinde zaman zaman küllendirilmektedir. 

Bir kişinin bilincinin yerinde olup olmadığıyla ilgili kuşkuların derinleşmesinde son zamanlarda bilişsel motor disosiasyonu (CMD) hastaları üzerinde yapılan araştırmaların da etkili olduğu söylenebilir. CMD’nin tanımlanması sinirbilimci Adrian Owen’in bitkisel hayatta bulunan bazı hastaların beyinlerinde yer alan ek motor alanlarında (SMA, motor hareketlerin kontrolünden sorumlu olduğu düşünülen alan), fMRI (fonksiyonel manyetik rezonans görüntüleme) tekniğiyle yapılan taramalarda nöronal aktivite tespit etmesiyle başladı. Daha sonra yapılan deneylerde CMD hastalarının bitkisel hayatta olmalarına rağmen sorulan sorulara yanıt verebildikleri ve bu yanıtların beyinde aktifleşen bölgelerin fMRI ile görüntülenmesiyle ayırt edilebildiği ortaya konuldu. Sonuç olarak bu gelişmeler bitkisel hayatta olup farklı bilinç yapısına sahip hastaların olup olmadığıyla ilgili yeni soruların sorulmasını sağladı. Dahası sinirbilimciler günümüzde dahi, salt görüntüleme tekniklerinin bir insanın bilinçli olup olmadığına karar verilmesi konusunda ne denli yeterli olduğu konusuna şüphe ile yaklaşmaktalar. Çünkü, neticede kimse bilincin ne olduğuna dair “henüz” net bir tanıma sahip değil. 

Doğal olarak yıllar içinde sinirbilimde yaşanan yeni gelişmeler nöroetik tartışmalarına da yenilerinin eklenmesini sağladı, belki de bunlardan en ilginci geçtiğimiz yıllarda New Mexico, ABD’de yaşandı. Anthony Blas Yepez 2012 yılında 75 yaşındaki bir erkeğe saldırıp öldürmekten dolayı tutuklandı. Yepez sonrasında verdiği ifade de alkollü olduğunu, saldırının büyük bir kısmını hatırlamadığını, ayrıca neden bu kadar şiddet gösterdiğini bilmediğini söyledi. Yepez birkaç ay sonra mahkemeye çıkma hazırlığı yaparken adli tıp psikiyatristi William Bernet’in verdiği bir konferansa katıldı. Psikiyatrist Bernet bu konferansta 2009 yılında yaşanmış bir davadan örnekler verdi. Buna göre Tennesseeli bir adam işlediği cinayetler sebebiyle idam cezasına çarptırılma ihtimali ile yüzleşince, mahkemeye genetik bir bozukluğa sahip olması nedeniyle şiddet dürtüsünü ve davranışlarını kontrol edemediği savunması yaparak idam cezası yerine 32 yıl hapis cezasına çarptırılmıştı.

Bu genetik bozukluk insanlarda saldırgan davranışları kontrol ettiği bilinen MAO-A geniyle ilişkiliydi. Yapılan savunmada şiddet dürtüsünün genetik kökenli olduğu ve davranışlarının çoğunun (adam öldürmek gibi) MAO-A geniyle ilgili bozukluktan kaynaklandığı vurgulanmıştı. Tennessee davasında alınan örnek karar Yepez için bir umut haline geldi ve kendisinde de MAO-A’ya bağlı, şiddet dürtüsünün kontrol edilememesine neden olan mutasyonun olup olmadığına dair genetik test yaptırdı. Sonuç pozitifti. Yepez’de de MAO-A’ya bağlı mutasyon mevcuttu. Şimdi geriye sadece şiddet dürtüsünün bilinçli bir davranış olmadığı yönünde savunma yapmak kalıyordu. Yapılan savunma neticesinde dava başında birinci dereceden adam öldürmek suçlanan Yepez, ikinci dereceden adam öldürmekten suçlu bulundu, 22 yıl hapse çarptırıldı. Yepez davayı temyize götürdü ve kararın yeniden verilmesini bekliyor. 

Ancak bu ve benzeri davalar yepyeni bir tartışmanın oluşmasına neden oldu. Genetik ve sinirbilimden elde edilen veriler hukuki kararların verilmesinde ne düzeyde belirleyici olmalıdır? Örneğin Yepez’in davasında eldeki kanıtlar genetik mutasyonun var olduğunu göstermesine rağmen, mutasyonun Yepez’in davranışlarını ne düzeyde etkilediğine dair bir kanıt vermemekteydi. Yani olay anında Yepez’in karar verme mekanizmalarının ne ölçüde -doğanın rastlantısal olarak seçtiği- genlere bağlı olarak çalıştığı tam anlamıyla muammaydı. Sinirbilimde yaşanan gelişmelerin hukuk ve diğer alanlarda belirleyici roller üstlenmesi, nöroetik çalışmalarının ne kadar önemli olduğunu göstermesi açısından önemli bir gelişme olarak da kabul edilebilir. 

Tüm bunların yanı sıra sinirbilim camiasında çalışanları dahi şaşırtma potansiyeline sahip implant teknolojileri, derin beyin uyarımı teknikleri, transkraniyal manyetik uyarımı çalışmaları da nöroetiğin çalışma alanını genişlettiği gibi yanıt verilmesi gereken yüzlerce soru da üretmektedir. Örneğin bir internet sitesinden 1000 dolardan daha düşük fiyatlara transkraniyal manyetik uyarım cihazları satın alınabilmektedir. Bu cihazların portatif hale gelip, ucuzlamaları araştırma maliyetlerini düşürdüğü kadar cihazlara ulaşmakta bir kısıtlama olmadığı için hemen hemen herkesin erişimine de kontrolsüzce açılmaktadır. Ya da son günlerde gündemi meşgul eden beyin aktivitesini konuşmaya çevirme deneyleri hepimizi şaşırtıp umut verdiği kadar bir yandan da distopik uygulamalar konusunda çeşitli endişeler de yaratmaktadır.

İşte tüm bu endişelerin dağılabilmesi, sinirbilim alanındaki çalışmaların daha etik zeminde gerçekleştirilebilmesi için nöroetik çalışmalarına ve buna bağlı olarak çalışma alanlarının düzenlenmesine ihtiyaç duyulmaktadır. Nöroetik gelişip ivme kazanana kadar zihinlerimiz distopik bir gelecek ile ütopik bir yarın arasında gidip gelmeye devam edecek gibi gözüküyor.

NöroBlog’u Patreon üzerinden desteklemek için: patreon.com/NoroBlog

Yazan: @dr_necib / Twitter
Düzenleyen: Meriç Öztürk

Kaynaklar ve İleri Okuma:

Makale: Nautilus – Is There Awareness Behind Vegetative States?
Makale: Nautilus – The Ethics of Consciousness Hunting
Makale: Medium – The Case for CRISPR Babies
Haber: MIT Technology Review – EXCLUSIVE: Chinese scientists are creating CRISPR babies
Haber: MIT Technology Review – China’s CRISPR twins might have had their brains inadvertently enhanced
Makale: NBC News – Blame my brain: A killer’s bold defense gets a court hearing
Kitap: Oxford University Press – Oxford Handbook of Neuroethics
Kitap: Routledge – The Routledge Handbook of Neuroethics

Anasayfamızdan daha fazla sinirbilim yazısına ulaşabilir, podcast ve videolarımıza erişebilirsiniz.