İnsan Doğasına Dair 10 Kötü Haber

Christian Jarret'in aeon'da yayınlanan makalesini Şeref Karabulut çevirdi.

Newspaper Carriers (Work Disgraces), 1921

Çağlar boyunca içimizi kemiren bir soru: İnsanlar kusursuz olmamalarına rağmen gerçekten kibar, duyarlı, iyi canlılar mı? Ya da derinlerde kötü niyetli, dar görüşlü, tembel, kibirli, kinci ve bencil miyiz? Bunun basit bir yanıtı yok. Tabii ki bireyler arasında farklılıklar var. Ancak, biz burada kanıta dayalı olarak, insan doğasının karanlık ve sevimsiz yönlerine 10 çarpıcı bulgu ile ışık tutuyoruz.

Azınlıkları ve zarar görebilir olanları “daha az insan” olarak görüyoruz.

Bariz canavarlaştırma (dehumanisation) için çarpıcı bir örnek, bir beyin görüntüleme çalışmasından geliyor. Küçük bir grup öğrencinin, evsiz ve uyuşturucu bağımlısı insanların fotoğraflarına bakarken ki nöral aktiviteleri* ölçülüyor. Bu aktivitenin daha yüksek statüden insanların fotoğraflarına baktıkları zamanki değerden daha az olduğunu gözlemlenmiş.

Diğer bir çalışma gösteriyor ki; Arap göçmenlere karşı çıkan kişiler, Arap ve Müslümanları daha az evrimleşmiş olarak görüyor. Diğer örnekler arasında: gençlerin yaşlı insanları canavarlaştırdığını gösteren bir çalışma, erkek ve kadınların sarhoş kadınları daha az insan olarak gördüklerine ilişkin çalışmalar bulunuyor. Dahası, canavarlaştırma küçük yaşlardan itibaren geliştiriliyor. 5 yaşındaki çocuklara farklı şehirlerden ve farklı cinsiyet insanlar gösterildiğinde kendi grubunda olmayan kişileri “daha az insan” olarak değerlendiriyorlar.

*= nöral aktivitenin ölçüldüğü bölge “medial prefrontal kortex” başka insanlara ya da kendimize ilişkin düşüncelerimizden sorumlu kısım

Black Mirror isimli dizinin “Men against Fire” bölümünde teknolojinin yardımıyla canavarlaştırmanın nasıl trajik sonuçlara yol açtığını görmüştük. görsel kaynak
4 yaşından itibaren Schadenfreude’yi -başkasının acısından haz almayı- deneyimliyoruz.

2013 yılından bir çalışmaya göre, bu duygu özellikle, bir çocuk bir kişinin acı çekmeyi hakkettiğini düşünüyorsa artıyor. Yakın zamanda yayınlanan bir başka çalışmaya göre, 6 yaşındaki çocuklar, çıkartmalara (stickers) para harcamak yerine antisosyal bir kuklanın dayak yediğini izlemek için para vermeyi tercih ediyorlar.

Karmaya inanıyoruz. Dünyadaki mazlumların kendi kaderlerini hak ettiğini düşünüyoruz.

Bu inanca ilişkin ilk sonuçlar Amerikalı psikologlar Melvin Lerner ve Carolyn Simmons tarafından 1966 yılında yayınlanan araştırmanın sonuçlarına dayanıyor. Çalışmada bir kadın yanlış cevaplar verdiğinde elektrik şoku ile cezalandırılıyor. Denekler bu kadının acı çekmeye devam edeceğini öğrendiğinde ve özellikle bu acıyı azaltmak için yapabilecekleri bir şey olmadığında, o kadına karşı daha az sempati besliyorlar.

Bu bilgiler dahilinde, yapılan bir bilimsel çalışma, fakirleri, tecavüz mağdurlarını, AIDS hastalarını ve buna benzer durumda olan diğerlerini “kendi kaderleri nedeniyle suçlama arzusuna” sahip olduğumuzu gösterdi. Böylece adil bir dünyaya olan inancımızı korumuş oluyoruz. Buna ek olarak, aynı ya da benzer bir etkiyi bilinçaltımızdaki zengin insanlara karşı olan toz pembe bakışımızı da açıklıyor.

Dar görüşlü ve dogmatiğiz.

Eğer insanlar rasyonel ve açık fikirli olsaydı, o zaman birinin yanlış inançlarını düzeltmenin en basit yolu onlara uygun olan gerçekleri göstermek olurdu. Fakat 1979 yılında yapılmış bir çalışma bu yaklaşımın beyhudeliğini ortaya koydu. İdam cezasının şiddetle karşısında olan ya da bunu savunan katılımcıların görüşlerini boşa çıkaran gerçekler bu kişilere sunulduğunda, bunu görmezden geldiler. Hatta bu verileri göstermek onların görüşlerine olan inançlarının ikiye katlanmasına neden oldu.

Öyle görünüyor ki karşıt gerçekleri, kişilik algımızı sarsan şeyler olarak değerlendiriyoruz. Çoğumuz konu kendi bilgi düzeyimize geldiğinde hak edilmemiş bir özgüven ve başkalarının bakış açısından daha üstününe sahip olduğumuz düşüncesiyle hareket ediyoruz.

Kendi düşüncelerimizle zaman harcamaktansa kendimize elektrik vermeyi tercih ederiz.

Bu, 2014 yılında yapılmış tartışmalı bir araştırmada gösterilmiştir. Katılımcı erkeklerin %67’si ve katılımcı kadınların %25’i rahat bir şekilde bir konuda yoğunlaştıkları ve kendi düşüncelerinde kayboldukları bir 15 dakika harcamak yerine kendilerine elektrik şoku vermeyi tercih ettikleri gösterilmiştir.

Kendini beğenmiş ve aşırı özgüvenliyiz.

Mantıksızlığımız ve bağnazlığımız eğer biraz alçak gönüllülük ve içgörü ile birlikteyse o kadar kötü olmayabilir ancak coğumuz araba sürmek, zeki ve çekici olmak gibi yeteneklerimizin ve niteliklerimizin şişirilmiş görüntüleri ile dolaşıyoruz. Bu fenomene ”tüm kadınların güçlü, tüm erkeklerin yakışıklı, tüm çocukların da ortalamanın üstünde olduğu” bir hayali kasabadan adını alan Wobegon Gölü etkisi deniyor.

İronik olarak, aramızdaki en yeteneksizler, aynı zaman en aşırı özgüvenli olmaya eğilimli kişiler oluyor (Dunning-Kruger etkisi). Ne kadar prensip sahibi olduğumuz ve adil davrandığımız gibi ahlaki konulara gelirsek, bu yersiz “kendilik değerini arttırma” (self-enhancement) hali çok aşırı ve mantıksız görünüyor. Hatta hapse atılmış suçlular kendilerini, halkın ortalama bir bireyinden daha kibar, güvenilir ve dürüst olarak değerlendiriyor.

Ahlaki açıdan ikiyüzlüyüz.

Başkalarının ahlaki kusurlarını kınamada, en hızlı ve en gürültücü olanlara karşı dikkatli olmak faydalıdır. Tesadüf odur ki, ahlak konusunda vaiz kesilenler, onlar kadar suçlu olmalarına rağmen kendi suçları söz konusu olduğunda çok daha hafif bir pozisyon alırlar. Bir çalışmada araştırmacılar, insanların aynı bencil davranış (yaptıkları görevleri kolaylaştırıcı ve hızlandırıcı aletlerin kendilerine verilmesi) başkalarına yapılırsa daha az adil bulduklarını ortaya koydular.

Benzer şekilde, aktör-izleyici asimetrisi denilen ve uzun süredir üzerine çalışılan bir fenomen var. Bu bir bakıma şöyle: başka insanların yaptığı kötü davranışları, örneğin partnerimizin sadakatsizliği gibi, o kişinin karakterine atfederken; bizim yaptığımız kötü davranışları ise o anki duruma atfediyoruz. Bu kendi kendine hizmet eden çifte standartlar, nezaketsizliğin arttığı yönünde genel anlayışı açıklayabilir. Son araştırmalar gösteriyor ki dostlarımız ya da kendimizin yaptığı kaba eylemleri, başkaları tarafından yapıldığında daha sert eylemler olarak görüyoruz.

Hepimiz potansiyel trolleriz.

Kendisini Twitterda bir ağız dalaşı içinde bulan herkes kabul edecektir. Sosyal medya insanın bazı kötü yönlerini gözümüze sokan bir mecra, bunun nedeni kısmen çevrimiçi umursamazlık etkisi ve anonimliğe kolayca ulaşma imkanıdır. Bu bizim ahlaksız eğilimlerimizi arttırıyor. Araştırmalar, gündelik hayat sadizmine eğilimli insanların (ki bu endişe verici oranda yüksek) özellikle çevrimiçi trollemeye yöneldiklerini göstermektedir.

Geçen yıl yayınlanan bir çalışmada kötü bir ruh hali içinde olma durumunun ve başkaları tarafından trollenmeye maruz kalan birinin bir başka insanı trolleme eğilimde olduğunu gösteriyor. Yani aslında, birkaç kişiye yapılan bir trolleme, olumsuzlukların artmasına neden olan bir kartopuna dönüşebilir. Bu durum CNN.com gibi sitelerdeki okur tartışmalarını araştıran bir ekibin bulduğu sonuç ile örtüşüyor.

Psikopatik özellikleri olan beceriksiz liderlerin yanındayız.

Amerikalı kişilik psikologu Dan McAdams geçtiğimiz günlerde ABD Başkanı Donald Trump’ın aşikar saldırganlığının ve hakaretlerinin “ilkel bir çekime” sahip olduğunu, “tahrik edici twitlerinin” bir alfa erkek şempanzenin “güç gösterisine” benzediğini ve “korkutmak amacıyla yapıldığı” sonucuna vardı. McAdams’ın ifadeleri doğruysa, bu durum daha geniş bir kalıba uyabilir. O da şu: psikopatik özelliklerin liderler arasında ortalamanın üzerinde olduğuna ilişkin bulgular. Şu çalışmaya bakalım, New York’taki finans liderleri yapılan testlerde bu liderler psikopatik özelliklerden yüksek puan alırken duygusal zeka konusunda ortalamanın altında kaldılar.

Bu zamana kadar psikopatinin liderliğe negatif etkisi olduğuna inanıldığı için, bu yaz yayınlanan bir araştırma bize önemli sonuçlar gösterdi: Yüksek psikopatik özellikler aslında ne kadar ılımlı gözükse dahi liderlik pozisyonu kazanımıyla pozitif korelasyon içermektedir.

Karanlık kişilik özellikleri olanları cinsel açıdan çekici buluyoruz.

Psikopatik özelliklere sahip insanları yalnızca yöneticimiz olarak seçmiyoruz, çalışmalar gösteriyor ki erkek ve kadınlar –en azından kısa vadede- “karanlık üçlü” denilen (narsisizm, psikopati ve Makyavelizm) özellikleri sergileyen insanlara cinsel olarak çekiliyorlar. Bu durum bu özelliklerin yaygınlaşmasına risk oluşturuyor. Bir çalışma, bir erkeğin kendini egoist, manipülatif ve duygusuz olarak tanımladığında kadınlara yönelik fiziksel çekiciliğinin arttığını ortaya koydu. Bu konudaki teorilerden bir tanesi: Karanlık karakter özellikleri kişileri kendilerine daha güvenli ve riske karşı daha istekli olmaya ittiğinden onları daha kaliteli bir partner olarak göstermektedir. Bu türümüzün geleceği için önemli mi? Belki de. 2016 yılından bir başka makale, narsist erkeklerin yüzlerine daha fazla ilgi gösteren kadınların daha fazla çocuğa sahip olma eğiliminde olduğunu buldu.

Çok moral bozmayın! Bu bulgular kendi içgüdülerimizin üstesinden gelmekteki başarımız hakkında hiçbir şey söylemiyor. Aslında hatalarımız konusunda daha fazla bilgi sahibi olmamız ve onları anlamamız, başarıyla onları üstesinden gelebileceğimiz ve böylece doğamızdaki iyiliği keşfedeceğimiz anlamına gelebilir.

Çeviren: Şeref Karabulut
Düzenleyen: Onur Arpat

Makale ilk olarak 5 Aralık 2018 tarihinde Aeon‘da yayınlanmış olup, NöroBlog’un Aeon’dan aldığı kullanım izniyle NöroBlog ekibi tarafından Türkçeleştirilerek yayınlanmıştır. Bold yazılan yerler çeviri editörü tarafından yapılan vurgulardır.

NöroBlog’u Patreon üzerinden desteklemek için: patreon.com/NoroBlog

Anasayfamızdan daha fazla sinirbilim yazısına ulaşabilir, podcast ve videolarımıza erişebilirsiniz.